24 Kasım 2009 Salı

statik

koş be adam
aklını yitirircesine
istediğin ne varsa
hepsi orada

sustuğun kadar konuşsan
koştuklarının yerine
saatlerce sussan
ve belki de
işte o zaman anlayacaksın
ne büyük bir hataymış durman

koş be adam
yaşamak istediğin her şey
orada

koralp

24 kasım 2009
19:48
bursa

23 Kasım 2009 Pazartesi

badem

anlık bir tad
şarabın yanında
masa lambasında ucube

huzursuz bir evde
mutluluğu aramak kadar
anlamsız
amansız
zamansız

sen ki duvarlara adımı yazardın
salıncaklardan
adımı haykırırdın insanlara

sustun

rüzgarlar bir ordan eser
bakmışsın bu kişiden
küçük küçük eser
olmadık insanlardan
gözlerimizin içine
dolar ve taşar

biz böyle böyle
yaşlanırız işte

23 kasım 2009
21:44
bursa

19 Kasım 2009 Perşembe

onunla

gece oldu; seni düşündüm
seni mi gördüm
esintide bir buğu gibi kokun
dokun, dokun ve tekrar dokun

sakin... narin...
suya dokundu kadın
ten rengi oldu su ansızın

avuç açmış yağmura karşı
umut topluyordu ıslak ıslak
eteğinde tutku
dudaklarında papatya

gülümsedi o bana
geldi yanıma

seviştik sabaha kadar
susuştuk sonra uyuyana kadar...

9 kasım 2009
21:51
bursa

18 Ekim 2009 Pazar

Hayat Nesneldir

İnsanımız nesnel gerçekleri hiçe sayarak yaşıyor. Hayal dünyalarına kapanıp masallarla avunmaya çalışıyorlar. Korkuyor olabilirler mi? Belki de birileri korkutuyordur onları? Zihinlerine pranga taktılar ve yaşamlarını bir duvara zincirlediler. Çaresiz insanların kulaklarına masallar okudular. Sokaktaki insan yozlaştı, yozlaştırıldı.

İnsanlara yaşamı anlatmak gereklidir ilk olarak. İçinde nefes aldıkları bu dünya nasıl çalışır, anlatmak gerekir. Geceleri gökyüzünde gördükleri yıldızları onların ayaklarına getirmek gerekir. Aksi takidirde masal anlatıcılari yine yazacaklar metinlerini parşömen kâğıtlara ve sunacaklar halkın ürkek zihinlerine. Kayıp bir nesil daha dünyaya gelecek o zaman.

İnsanlara anlatmak gerekir: Soyut hiçbir şey yoktur. Karşımıza çıkan herşey somuttur, nesneldir. İnsan, güneş, elma, aşk, ses, ışık, tarih, liberalizm… Hayali değildirler. İçlerinde dokunamayacağınız bir tanesini bile seçemezsiniz. Hepsi de parçacık hareketlerinin ürünüdür. Hiçbiri insanın algılayamayacağı, ufukta çizilmiş çizginin ötesinde bulunan, anlaşılamaz, ulaşılamaz kavramlar değillerdir. Açıklanabilirler: Bilimin çizdiği mütevazı patikada yol almak yeterlidir. İnsanlar soru sormayı öğrenmelidir.

Bu amaçla, yani bilgiyi insanlara sunma amacıyla yola çıkan kişilerin karşısına birileri (bu kaçınılmaz bir durumdur) engeller çıkaracaktır. Çünkü “o” kişilerin istediği sokaklar korkak, morali bozuk ve düşünmekten yoksun insanlarla doludur. Oysa amaçlarıyla yola çıkan kişiler ellerinde bilim ateşiyle direnmektedirler. Yeri gelmiş yakılmışlardır. Asıldıkları da olmuştur, taşlandıkları da görülmüştür. Ama vazgeçmemişlerdir. Paramparça olmak uğruna kalemleri susmamıştır. Biliyorlardır ki böyle bir durumda susmak kendilerine olan saygılarını yitirmeleridir; parçası oldukları bilim dünyasını kirletmektir.

Donanımlı gençlerin, bilim insanlarının çabalamaktan başka seçenekleri yoktur. Bu topraklarda yapılacak daha çok şey var. Üretmek için, mutlu olmak için…

16 Ekim 2009 Cuma

turuncu

sesin gelmeden önce bana
saçların uzandı sen beklerken kaldırımda

adımlarımı attım sana doğru
gülümsedim gözlerine

uzaklaştıkça
üşütmeye başladı rüzgar

düşündüm

koralp
16 ekim 2009
20:57
bursa

7 Ekim 2009 Çarşamba

dörtlük

boş boş bakıyorum
sen bir anlam ararken gözlerimde
belki de umut ediyorsun
kendine dair bir manzarayı

7 ekim 2009
22:03
bursa

Heretic

Dışlanmışlık... Nefretin doruklarında ve haksızca... Sosyal olmanın gerekleridir aslında hepsi. Kimse seni sevmek zorunda değil; ama varoluşunu kabul etmek durumunda. Kendi hukukunda yaşarken, kimsenin senin insancıl dürtülerini rencide etmeye hakkı yok, bunu unutma...

Doğalı ne kadar oldu ki? Ve bu kısa süre içinde yaşadığın toplumla uzlaşamaz hale geldin. Değer yargılarınız, önem verdiğiniz kavramlar çok farklı. Nesnellik konusunda, inanç konusunda, felsefe açısından... Sen ve içine doğduğun toplum, uyuşamıyorsunuz. Onlar yağmurun insanın yaşaması için yağdığını sanıyor; sense yağmur yağdığı için varolduğunun farkındasın. Klasik ve çürümeye mahkum ereksel nedenselliği tümüyle reddediyorsun; seni saygıyla selamlıyorum.

Evrenin o sonsuz eriminin farkındasın. Materyalist tabiatta neyin nasıl olduğu konusunda çok sağlam düşüncelerin, açıklayıcı yasaların var zihninde. Ama unutma! İnsanlar seni dinlemeyecek! Sen ne dersen de, hangi cümle kurgularını kullanırsan kullan, masallara sahip çıkacaklar ve bir insanı harcayacaklar.

Tarihe yüzeysel veya ayrıntılı olarak bakıldığında bu tür olaylarla çokça karşılaşılır. Senin gibiler, değişimin tarihini, diğerleri ise soykırımların, açlığın, şovenizmin tarihini var etmişlerdir. İnsancıl duygularla sarıldığın sanat ve bilim ile öyle bir savaşın içine giriyorsun ki, bir ortaçağ karanlığı ile mücadele etmekten farksız olacaktır bu.

Temmuz 2005

“Küresel” kelimesi bizimkilere ne ifade ediyor acaba?


“Küresel ısınma, bizi tehdit etmiyor.”

“Kriz bizi teğet geçecektir.”


Çok merak ediyorum ve soruyorum: biz bu dünya üzerinde yaşamıyor muyuz? Yani, başka bir yerlerde nefes alıyoruz, su içiyoruz, ticaret yapıyoruz da bizim mi haberimiz yok?

Dünya kütle halinde fiziksel olarak ısınıyor ama yine o ısınan dünya üzerinde olan Türkiye bundan etkilenmiyor. Zaten o sebeple şehirlerimiz yaz aylarında susuzluktan kıvranıyor. Barajlarımızın doluluk oranının da %40’dan aşağı indiğini görmedim ben canım. Biz bu dünya üzerinde yaşamıyoruz ki, başka bir gezegendeyiz. Küresel ısınma bizi niye etkilesin! Haberiniz yok galiba, çoktan uzaya çıktık biz!

Ve küresel kriz… Şiddetle merak ettiğim bir başka konuda şu: Bizim sanayicimiz, esnafımız kendisine Orion yıldız sisteminden müşteriler bulup krizden kurtulurken dünya devi General Motor bunu nasıl başaramıyor? Öyle ki bu kriz onları delip geçiyor. Çünkü onlar da bu küresel ekonominin içindeler ve uluslar arası iktisadı çalkantılar onları etkiliyor. Dünya’nın bir ucunda banka batsa diğer ucunda fabrikalar kapanabiliyor. Niye? Aynı dünya üzerinde inşa edilmiş ve küresel ekonomi ipleriyle birbirine bağlı kuruluşlar bunlar. Ama tabi kafaları çalışmıyor belli.

Hamdolsun, kriz bakın bizi nasıl da teğet geçiyor.
Velev ki kriz bizi teğet geçmiyor, tadını çıkarmaya baksana! Nerden bulacaksın bu kadar büyük olanını? Sen bardağın dolu tarafını görmek istemezsen sana yapacak birşeyimiz yok. Hem karşında çok ciddi bir tarih yaşanıyor. Otur izle. Niye ses çıkarıyorsun? Gerçekleri söylemek senin neyine? Sanayici sen de bir sus ve spekülasyonlarla ortalığı bulandırma. Zaten sen konuşuyorsun diye kriz bizi etkiler etkilerse. Yoksa ekonomimiz çok sağlam. Hamdolsun.

Birilerinin aklı havalarda… Yere inmek lazım artık. Dünyada işler pek de iyi gitmiyor. Dürüst olup ciddi kararlar almak lazım artık. Yoksa çok büyük açlık, susuzluk, işsizlik günleri arifesindeyiz. Dikkat edin kriz bizi ipe dizip tek tek delip geçmesin!

Kasım 18, 2008

13 Eylül 2009 Pazar

sen,

kızma, kırılma bana
yaşamak böyle daha güzel

olmaz mı ki dokunmadan
böylesine sıcak, samimi
aynı zamanda
şımarık ve ukala

sen beni öldürdün
ben seni yıprattım

her şey öylece oluverdi
o an
yalnızca...

koralp

13 eylül 2009
22:12
bursa

6 Eylül 2009 Pazar

to ....,

everything is gone under the clouds
sliding away through my sadness
fragility of my mind
draws my body to perpetuate memories

just then i am beheld
ain't no blossom without flesh
glow of constellations blesses
the passionate devotion of our bodies

in my vision
you do become a flower
wilting in your solitude
with the feminene charms
smelling sanctified fancy in your nature

koralp
6 eylül 2009
07:47
bursa

5 Eylül 2009 Cumartesi

odada

odanın ışığını yakınca
kayboldu penceredeki şehir
odanın içinde ne varsa
vurdu kendini camın üstüne
bana baktılar uzun uzun

kendimi göremedim

koralp
5 eylül 2009
akşam

bursa

27 Ağustos 2009 Perşembe

"ne iyi insansın sen be!"


bu söze karşı ne diyebilirim ki başka?
güneyden esiyor sıcak sıcak...


ve bir bardak bira gibi lezzetli
içilir deniz kıyısında


19 Ağustos 2009 Çarşamba

Farid Farjad dinlerken...

Paylaşılan bir Farid FARJAD şarkısını dinlerken, birden bire...

duvara yaslayıp bedenimi
parmaklarımla havaya
adımı kazıdım

benim adım
seni de kapsar,
sarmalar

içimde,
ismindeki hecelerden
bir ada yarattım

kararıyordu hava,
çiçek soluyordu
köşede

yaşlanıyorduk
yaslanıyorduk

canlandık...
yeniden...

koralp

19 ağustos 2009
19:59

bursa

16 Ağustos 2009 Pazar

Uçucu

Güneyin sıcak topraklarında ılık bir esinti ve şarkının sonlarına doğru, bitmek üzere olan bir geleceğin acısıyla bir umutsuzluk ve bir ateş...Sayfalarca yazmışım ne olmuş... Şarkılar umutla haykırırdı içindekileri; ben sorardım herkese “Will she be back tomorrow?” Bir yudum vodka daha ve zihinler alt üst...Gecenin bir vakti, asfaltın ortasında ellerimde ayakkabılar, yalınayak koşuyorum yatağıma.Ve sen olmadığın için de çabuk bir kaçış yaşanırdı rüyalar alemine. Evet, bir şişe votka gibiydin.

uyku ve koku

gece nasıl uzanmış dizlerinde
huzurun vatanında, sahip olduğun o eşsiz
kadınsı kokunla sarhoş
rüyalara dalmış;
bu bir efsane olmalı

uzakların korkusu mudur bu titreyiş
yokolma korkusuyla dolu düşünceler
ve belki de seni bir daha görememenin
tenine bir daha dokunamamanın
gözlerine bakıp sana ait olduğumu
bir kez daha söyleyememenin korkusu
kimisine göre seni kaybetme korkusu
bana göreyse senin sevmenin tam da gerçek yolu

şehrin ışıkları vuruyor odamın penceresine
sensizliğimde ve doğaldır ki
yalnızlığımda,yaşamdan uzaklığımda
sakın kıskanma beethoven'a sığınışımı
benim ruhum müziğe bırakıyor kendini
senin sesinden soneler duymayınca
çaresizliğine notaları katıyor
resmin sessiz sakin dururken karşımda
içten içe ağlarken
ama beni üzmemek için gülümserken

koralp

06 ocak 2006
21:46
bursa

ulema

gözlerini aç ulema!
sana bahşedilmiş bu hayat gerçektir...

dağların doruklarında yalnız başına
ve her nasılsa kendini inkar edercesine
ama erdemli zannedercesine
bir uzak insan , bir yoz zihin!

gözlerini aç ulema!
tınılar sanadır ,
kutsal sanılan yazıtlarda kokan
senin kaleminin isidir...

bir uzak insan!ey ulema!
kalbini aç bana!
uzat kollarını deniz aşırı!

sönük bir tarihin külleri savruluyor
hayatını adadığın dağların eteklerinden
yazılı günlerin belki de en güzeli
birazdan yaşanacak ulema...

ölüm , ömre bedel bir tecrübedir
gözlerini açık tutsanda tutmasan da!

koralp

27 haziran 2005
21:40
bursa

uzakta

bir odaya doluşuyor sensizliğim
öyle kalabalık bir hasret ki bu
öyle yoğun bir sevda ki bu
öyle yersiz bir ayrılık ki bu...

yerlere yatmış duruyor günceler bir bak!
yazıntı gecelerde neler olmuş
ama sensiz ama kokundan yoksun
ah nasıl oluyor da bu hayat
bu insancıl şehirler
aramıza giriyor böyle insafsız...

bir efsaneye doğru koşmalı kelimeler
gelecek zamanın sahte şairlerine
belki de ders olsun diye
uydurma sevdalara inat
insana inat
hayvana yakın ama akıl ile
ve bir o kadar da aşk ile duygu ile
sevmek gerek birbirimizi
öpmek gerek , sarmak
ölesiye bırakmamak gerek...

güneş batar ay doğar
yıldızlar üşengeçtir , tutunamazlar
yine güneş gelir , rüyalar bitiverir...

sekerek gelirsin ve güleç,
titrek bir yürek dolusu aşk ile
sarılırsın boynuma,
ne güzel!
sana adanmışlık dolar içim her bakışında
ömrümü tutarım yakasından
sürerim sana doğru
sürüklerim sana doğru...

rüzgarla yüzüme vuran saçların ise
yatağımda yastık değil göğsündür başımı koyduğum...

koralp

05 haziran 2005
akşamüstü

bursa

29 Temmuz 2009 Çarşamba

Evreni Anlama Çabasındaki İnsan Üzerine Düşünceler

İnsanoğlu evrende olup bitenleri sürekli merak etmiştir. Hemen yanıbaşındaki çalılıktan tutun bilmem kaç ışık yılı ötedeki yıldızlara kadar herşey için sorular sormuştur. Sorulan bu sorulara cevap verirken çeşitli yollara başvurmuştur. Şu aşamada ilgimi en çok çeken verilen cevaplardan çok o cevaplara giden yollardır. Çünkü insanlar hakkında genel bir kanıya varmamı sağlamaktadırlar.

Yollarda sayısız otomobil dolanır. Çocuklar suya taş atarlar deniz kıyısında. Uçaklar havalanır havaalanlarından. Çelikten yapılmış gemiler su üstünde durabilirler. Dünyada yapılan uydular başka gezegenler üzerinde gezinebilirler.

Yukarıda verilen örnekler basit ama birçok açıdan çarpıcıdır. Çünkü insanlar bu konularda hiç düşünmeden “Bilim ve teknoloji çok gelişti.” diyebilmektedirler. İnsanlar bu kadar takdir ettikleri bilime karşı güvenlerini hangi noktalarda terkederler peki? Bunu neden yaparlar?

Bilimsel birçok çalışmanın sıradan insanlar tarafından anlaşılamaması doğal bir şeydir. Buradaki önemli nokta o sıradan insanın bir bilimsel haber karşısında verdiği tepkidir. O kişi bilimsel metodlarla elde edilmiş bilgiye güvenmekte midir? Asıl konu budur. Bu soruya verilen cevap toplumsal dinamikler açısından da bir çözümleme yaratacaktır. Keza yaşadığı evreni nasıl açıkladığı o kişinin düşünme biçimini de ortaya koymaktadır.

Bir çocuğu denize taş atarken izleyen kişi çocuğun atacağı taşın suya düşüp düşmeyeceğini düşünmez. Çünkü o taşın yerçekimi ile aşağı ineceğine emindir. Bu konuda emin olmak için herhangi bir okula gidip Newton yasalarını okumasına da gerek yoktur. O zamana kadar edindiği tecrübeler bu doğrultudadır: Havada serbest bırakılan cisimler yere düşerler. İnsanlar farkında olmadan yaşamın içerisinde deneyler yaparak yaşamaktadırlar. Cisimlerin yere düşmesi buna en basit örnektir. Daha karmaşık bir örnek olarak otomobillerin çalışmasını verebiliriz. Bir sürücü benzin olmadan arabanın çalışmayacağını bilir. Ya da kontağı açmadan motorun harekete geçmeyeceğini… Düzenli bakımı yapılmadığı zaman makine parçalarının görevlerini tam yapmadığını da bilir tüm sürücüler. Buralarda da insanlar farkında olmadan termodinamik yasalarını ve neden-sonuç ilişkisini tecrübe etmiş oluyorlar.

Bu örnekleri neden veriyorum? İnsanlar, sıra kendi varlıklarını açıklamaya geldiğinde bu kadar cesur olamıyorlar. Kendi yaşamlarına dair sorular sormaya başladıklarında farkına varıyorlar ki evrene dair çok az şey biliyorlar. Aslına bu oldukça normal bir durumdur. Çünkü bu kişiler bilim adamı değillerdir. Yeni bulunan bir kuramı veya en son geliştirilmiş ilacın insan vücudu üzerindeki etkilerini teknik olarak bilemezler. Ancak o bilginin nasıl elde edildiğini bilmelidirler. İşte bu noktada, bilginin kaynağı konusunda düştükleri şüphe ve korku onları kendi varlıklarını açıklarken ürkek davranmaya itiyor. Bilim değersizleşmeye başlıyor. Oysa o değersiz ve bilinemez dedikleri bilgilerin uygulamaları olan otomobillere, gemilere, uçaklara gönül rahatlığı ile biniyorlar. İşin komik yani birinci yasasını kabul etmedikleri termodinamiğin bir uygu laması olan içten yanmalı motorlar hakkında kendi aralarında bilgi yarışına bile girebiliyorlar. Küçük bir hatırlatma olarak, termodinamiğin birinci yasası enerjinin korunumunu anlatmaktadır.

Küçük bir çocuk “Odamda canavar var?” dediğinde büyükler küçük çocuğa bakıp gülümseyerek “Canavar diye bir şey yok ufaklık.” derler ki bu da tecrübelere dayanarak söylenmiş bir cümledir. Bu cümleyi kuran kişilerin hiçbiri tüm evreni dolaşıp “canavar diye bir şey var mı?” sorusuna yanıt aramamışlardır.

Kuramsal bir sürü açıklama ya da felsefi cümlelerle anlaşılmaz bir giriş yazısı yazmak istemedim. Yeri gelince teknik açıklamalar da yapılacaktır. Basit örnekler ve açıklamalar şu an için anlatmak istediğim noktaların altını yeterince çiziyor. Bu en son örneği evreni anlatmak için kuramsal fizik ile yapılan açıklamalara karşı insanların verdikleri bazı cevaplara ithafen yazdım. Çünkü ortaya çıkan manzara pek de farklı değildir.



Bilgi sahibi olmadığı konuda kendinden emin konuşup hükümler veren kişilerden korkmak gerekir. Özellikle de bu kişiler çok önemli mevkilere gelmişse…

Yukarıdaki cümlenin yazılma nedeni, konumuzun başlığı çerçevesinde, kuantum mekaniğinin insanlar tarafından nasıl anlaşıldığıdır.

“Belirsizlik” kelimesi çok sevilen bir kelime olmuştur. Çünkü insanlar “bilimsel açıklamalara” karşı “evrende olup bitenleri kesin olarak açıklamak imkansızdır. Çünkü hiçbirşey tam olarak belirlenemez, bilinemez.” demektedirler. Bilim çevrelerinde değil ama toplum içerisinde, sıradan insanlar arasında bu tür savunmaları duymak mümkündür. Bu davranış, bilgisizlik sebebiyetiyle sergilenen bir davranıştır. İnsanlar ne Newton mekaniği ne de Kuantum mekaniği hakkında yeterli bilgiye sahip olmadan, sadece edebiyat yaparak çok ciddi felsefi açıklamalar yaptıklarını düşünmektedirler. Yanıldıklarının farkında değildirler.

Newton mekaniği kuvvet, hareket, momentum, madde gibi kavramların birbirleriyle olan ilişkilerini neden-sonuç ilişkisi bağlamında ve süreklilik kabulü ile oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır. Ancak Newton mekaniği çok küçük parçacıklarda ve yüksek hızlarda yetersiz kalmaktadır. Bu durum Newton mekaniğini bir kenara atmamız ve determinist yaklaşım gömleğini üzerimizden çıkarmamız gerektiği anlamına gelmemektedir. İnsanların yaptığı en temel hata da budur: Bilim, kesin hükümler veremez. Bu, elbette çok büyük bir yanılgıdır.

Bu yanılgıyı çok basit ve sürekli gözümüzün önünde olan bir örnekle açıklamaklayacağım: Otomobiller…

Otomobiller birçok üretim yöntemi ile imal edilmiş ve bir araya getirilmiş elemandan oluşur. Kaporta bu yapılardan birisidir ve işlenmiş metal sacların birbirlerine monte edilmesiyle imal edilir.

Metal saclar, daha önceden hesabı yapılan kuvvetler ile şekil değişikliğine uğratılırlar. Bu uygulama klasik mekaniğin basit bir açıklaması olabilir: kuvvet etkisi altında şekil değiştirme. İster matematiksel olarak kağıt üzerinde ister simülsyon programları ile bir sacın hangi kuvvet altında nasıl bir deformasyona uğrayacağını belirlememiz mümkündür. Yani pres altında kalıplarla işlenen sacın yırtılıp yırtılmayacağı “bilinmez” bir şey değildir.

Tüm parametreleri “önceden belirlenmiş” üretim yöntemleri ile “önceden hesaplanmış ve ortaya konmuş” sonuçlar elde edilir. Saclar işlenir.

İşlenmiş saclar birbirlerine direnç kaynağı, ark kaynağı, perçinleme gibi yöntemlerle bağlanırlar. Bu metodların parametreleri ilgili parçaların nasıl bir kuvvet altında çalışacağı üzerine yapılan çalışmalardan elde edilen veriler ışığında belirlenir. Yani dış saca F kadar bir kuvvet uygulanacaksa n kadar nokta kaynağı e akımı ile ve v voltajı ile uygulanmalıdır. Aksi takdirde iki sac birbirine kaynak olmayacak ve beklenilenin daha altında bir kuvvet ile kopacaktır.

Kaporta örneğinin yanında yine çok çarpıcı bir örnek içten yanmalı motorlardır. Yanma denklemi, mekanik ve ısı kayıpları hesapları ortaya konabilmektedir. Yani kimse “biz bir motor yaptık ama tanrı izin verirse çalışacak” demez. Hava yakıt oranından egsoz emizyonuna kadar herşeyi hesaplayabiliriz. Çalışan otomobillerde de sonuçları test edip karşılaştırabiliriz ki durum ortadadır.

Ne klasik mekanik ne de kuantum mekaniği toplum tarafından gel çerçevede iyi analiz edilebilmiş değildir. Bilimsel etkinliklerin nasıl olduğu konusunda da pek bir fikri yoktur insanların. Bunun en son örneğini Cern’de yapılan deney karşısında gerek medyada gerekse insan arasındaki yorumlar oluşturuyor.

“Deney sırasında güneşin 100 bin katı kadar ısı açığa çıkacakmış.” Elimizde güneşin sıcaklığına dayanacak malzeme henüz yok. 100 bin katı ısı çıkması durumu nasıl yaratılabilir bir düşünmek lazım. Böyle saçmalıkları “ışık hızı aşıldı?” diye haber yapılan bir dönemde de gördmüştük. Medyamız yine magazinini yaptı, satışını yaptı. Olay budur.

Bilim adamları, takip ettiyseniz yabancı kanallardan, mevcut deney sisteminin yerel karadelikler olurturacak kapasitede olmadığı açıklamışlardı. Ama bizim televizyonlarımız bu bilimsel deneyden dini sonuç bile çıkarmaya çalıştılar.

Cem Yılmaz’ın uranyumdan kaçan adam espirisini hatırlatmak istiyorum.

Ayrıca, parçacık hızlandırma eylemi Cern’de yeni birşey değildir.

İşin bir komik yanı da şu: Bilimsel yöntemden o kadar habersiziz ki bir deneyle sonuç alınabileceğini düşünüyoruz hemen. Bir deney çok kez tekrarlanır, veriler grafiğe aktarılır, karakterize edilir, sapmalar tespit edilir ve bunlardan sonra teori ile karşılaştırılır. Bizim beklentimiz neydi? “Protonlar hemen çarpışacak. Evrenin sırrı açıklanacak. Tanrı’nın varlığı kanıtlanacak.”

Ben sadece üzülüyorum. Bu yaklaşımımız geri kalmışlığımızın özetidir. İşte bu sebepledir ki insanlara bilimsel yöntemi, Newton mekaniğinin ne olduğunu, kuantumun ne olmadığını anlatmak gerekir basitçe olsa bile.

Kasım 18, 2008

13 Temmuz 2009 Pazartesi

...

alıp o orospuyu kuytularda
soracaksın
saçların neden yalancı diye
o da diyecek ki
senin sevgin neden bu kadar ucuzsa ondan

şaşıracaksın...

koralp
13 temmuz 2009
22:55
bursa

dörtlük

bakma bana öyle; bedenime hüznü sarma, yanarım
dalgınlığımla yalnız ne diyarlar gezerim
her akşamın kızılında ellerini okşar
sabahları gözlerinde güneşi getiririm

koralp
7 temmuz 2009
20:23
bursa

dalgınım

daha bir dalgın
bir vurgun
düşünceliyim bugün

düşünüyorum
özlüyorum yaşayamadıklarımı
hiç olmayanları
olmasını isterken
burada
şimdi
olmayanları
kim bilir ne zaman olur
aynı anda
aynı duyguyu yaşamayı

sonradan karşılaşmışlığımı
ve şaşırıyorum
sanki sonra olmamış gibi
ama hep
sonmuş gibi
solmuş gibi
sen gibi
ben olamamış belki
kuytu bir duvar dibi
yazı
sıva
çatlak bir karalama

toprakta anlatılır
yağmur düşer
kokusu çıkar
dalgınlığımla ben o kokuya
bırakırım
ken-
di-
mi
ama
bilemiyorum olabilir
mi
olamaz mı
bu zihnimdeki
umut
hayal

bana

sana



dalgınım bugün

oldukça

ve bu çok fazla



koralp

13 temmuz 2009

13:01

bursa

23 Haziran 2009 Salı

bilebilmek

her şeyden önce bir şeyi bilmediğimizi söylüyor isek daha önceden varolan ancak geçen zaman içerisinde hiç karşılaşmadığımız ama bu karşılaşmama durumunun o "şey" ile bugün yüzleşmiş oluşumuza engel olamamasından ötürü ortaya çıkan bir farkındalığı yaşıyoruz demektir.
ilk olarak "ben neyi bilmiyorum?" sorusunun cevabı verilmek sureti ile ilk adım atılmış olur, sorun tanımlanır. bundan sonraki aşama "ben nasıl oldu da bunu bilemedim?" sorusuna cevap bulmaktır. çok çeşitli cevaplar verilebilir buna. daha sonra verilen cevaplar üzerine bir çalışma yapılarak sentez bir sonuç ortaya çıkar. yani "ben nasıl oldu da bunu bilemedim?" sorusu cevaplanmış olur.
yolun yarısından fazlası geçilmiştir. nasıl beceremediğini bilmek "ben bunu bir şekilde yapıcam ama" gibi söylenmeleri getirir ki bu da moral vericidir. sonra deneme-yamulma başlar. denersin, olmaz, yamulursun, bükülürsün. önemli olan kırılmamak. bir yerden çatlak verirsen bil ki yanlış yoldasın. ne de olsa hayat nesneldir. her elma yere düşer. kütle kütleyi çeker ve iter. bilmek onu aramakla biraz deneyerek biraz okuyarak sorup soruşturarak bulunur.
şimdi başka bir soru çıkıyor karşımıza: bildiğin şeyi kullanmayı becerebilecek misin bakalım?

6 Haziran 2009 Cumartesi

Adam

Çay Demlemek Zor İş Aslında

Çay demlemek zor iştir aslında. Biraz düşününce...

"Kaç kişi çay içmek istiyor?" ile başlar. Sonra ilgili kişi mutfağa gider. Çayı demliğe koyar vs vs demler ve hep beraber içerler.

Çay demleyen kişinin beynine zoom yapıyoruz şimdi. Ne gibi sorular soruluyor ve cevaplanıyor bakalım.

Çayın türü ne olacak ki şimdi? Bi dakka ya. Hmmm. Siyah çay mı? Seylan çayı mı? Karışık mı yapsam acaba? Ya bitki çayı içmek isteyen varsa? Kuşburnu falan çekiyordur birinin canı? Yok yok ben en iyisi karışık yapayım. Hem daha iyi oluyor sanki. Sanki... Neyse evet. Peki şimdi demlik poşeti mi yoksa normal ölçülü mü olcak bu? Off bu ne şimdi? Altı üstü çay ya... Zaten evde sadece demlik poşeti var, hıh...

Çayı seçtik şimdi sıra suda. Musluktan mı koysam? Kaynicak ya bişey olmaz. Ama damacana da bana bakıyor "beni al beni al" der gibi. Kıramicam galiba. En iyisi damacana evet. Korunmalı seks gibi sağlıklı evet. Peki ben bu suyu nasıl ısıtıcam? Elektrikli ısıtıcıda mı yoksa tüplü ocakta mı? Ocağa doğal gaz bağlatsa mıydım geçenlerde bak bu da geldi aklıma. Konu dağılıyor noluyor ya bana böyle. Peki suyun miktarı uygun mu? Onu unuttum ben. Yeter mi bu su? (Kısık gözle bir bakış suya doğru). En güzeli ocakta demliyeyim ben bunu.

(Su kaynar)

Ne kadar su koymalıyım? Amaan koy işte be! Hah oldu. Olmadı sanki ama... Ne kadar beklemeli çay demlendikten sonra? 10 dakika yeter ya... Yeter yeter.

Fincan mı çay bardağı mı? Küçük çay bardağı mı, ince belli mi ajda mı? Ne kadar gereksiz çay bardaa türü varmış be! Çay bardağına koydum gitti. İnce belli oh seksi seksi.

Şekerli içen var sanki. Normal tabi ama küp mü toz mu? Bunun bir de esmeri var galiba. İçlerinden bi dengesiz çıkıp "ben kıtlama isterim" derse. Demez heralde.

Ya skicem ha çay lan bu! Aaaa! Bok içsinler a.k.

5 Nisan 2009 Pazar

Cadı

kara, her şey kara
büyüleriyle bakışların
sen, kendini beğenmiş nefes
bir bunalımın rüyası bulut
sen...

ne büyücülüğün kanatlandırır seni
ne de saf, insani varoluşun

uçmak istiyorum bakışların olmadan
dokunuşundan uzak bir ırmaktan
su içmek istiyorum kirlenmemiş

dokunma eşyalara
tabiatları kan ağlıyor seninle
sesindeki melodi ölüm saçıyor
kabuğundan yeni doğmuş yılanlara

kağıt parçası yalnızlıklarını özle
kendini anlayamadığın loş uykuları
bir daha bir daha bir daha ağla
tuz tadı vurunca dudaklarına
pencereden güneşi izle, kara

ay doğsada pencerene her gece
sen bir ölüm ışığısın çaresizce...

07 kasım 2007

Victor Jara'ya

ey benim zavallı cümlelerim
anlatamazsınız kimseye
anlamaz insanlar
sevgi nedir, yaşamak nedir
onlar ölüm sunar çiçeklere
kurşun sunar çocuklara
ip gererler umutlar için ağaçlarda

yaşa derin ve çiçek kokulu
esen rüzgara savur yıllarını
kelimeler dök çocukların için

bir düş kur umuda uzanan
bıçaklar kesemesin
kurşunlar öldüremesin


06 ekim 2007

4 Nisan 2009 Cumartesi

Öykü - Bölüm I

“Pır pır ediyor içimde bir şeyler. Hoş, aşık olunca oynaşır değil mi kelebekler insanın midesinde? Ama öyle bir şey değil bu. Farkındayım; bir şeyler değişiyor...” diye mırıldanıyordu kendi kendine. Ben de onu izliyordum öylece.

Bitti. Her şey bitti. Nereden bilebilirdim ki böyle olacağını? Düşününce keyif verici yaşadıklarım. Yitirilenlerin hüznü de var aynı zamanda.

Aralık ayının ilk günleriydi. Bir cumartesi gecesi biraz yürümek için çıktım evden. Evime doğru gelen yolda yürümeyi çok seviyordum. Hele gece olduğunda ayrı bir keyif veriyordu. Evden aşağı yukarı dört yüz metre ileride bir park vardı. Parkın girişinde de küçük bir büfe… Bir şişe bira aldım, parktaki banklardan birine oturdum. Hemen yol kenarındaydı oturmak için seçtiğim bank ve manzarası da gayet güzeldi. Dağın yamacına doğru dizilmiş evlerin ışıklarına bakıyordu.

Hava çok soğuktu ama biranın soğuklu sanki içimi ısıtıyordu. Düşüncelere dalıyordum. Hayatımda farklı bir döneme girmiştim artık ve buna alışmak zaman alıyordu. Aldığım her yudumda rahatlıyordum. Kulağımda da müzik… İnsanın içini okşayan alaturka melodiler… Öylece dalıp gitmiştim atmosferin büyüsüne. Önümden geçen arabaları fark etmiyordum bile. O kadar kaptırmışım ki kendimi, cebimde titreşen telefonumu çok zor fark ettim. Arayan Ece’ydi. “İyi geceler Ece. Nasılsın bakalım?” diyerek açtım telefonu. “Koralp çok kötü!” diye karşılık verdi. Sesi hiç de iyi gelmiyordu. Devam etti: “Annem… Annem intihar etti. Fakültedeyiz şu an. Ne olur gel!”

Şaşırmıştım. Kalan biramı bir dikişte bitirdim. Eve koştum. Arabaya atlayıp hızlıca hastaneye gittim. Ece, acil girişinde, otoparkın önündeki banklardan birinde oturuyordu. Arabayı park ettim ve yanına gittim. Hareket etmiyordu. Bakışları donuktu. Yanına doğru gelirken beni fark etmemişti. Tek kelime etmeden banka oturdum. Bana baktı. Gözleri sulandı birden. Sarıldı ve ağlamaya başladı. “Niye anne? Niye?” diye söyleniyordu. Sıkı sıkı sarılmıştı. Öyle sıkı sarılmıştı ki canım yanıyordu ara ara.

Bir süre sonra başını kaldırdı ve gözlerime baktı. Ağlama krizi bitmiş gibiydi. “Babam nerde?” diye sordu. Yüzümdeki ifadeden babasının nerede olduğu konusunda hiçbir fikrimin olmadığını anladı. Kalktık ve içeri girdik. Koridorda babasını arıyordu. Göremeyince acil doktorlarından birisine sordu. Babasının polise ifade verdiğini öğrendi. İfadenin alındığı odaya gittik. Görevli polis Ece’nin de ifade vermesi gerektiğini söyledi. Odadan çıktım. O noktada benimle ilgili bir şey yoktu çünkü.

Koridorda bekliyordum. Yarım saat sonra babası ve Ece odadan çıktılar. Yavaş adımlarla bana doğru geldiler. “Delikanlı, Ece’yi eve bırakır mısın? Benim burada kalıp bazı işlemlerle ilgilenmem gerekiyor. Ve yapacağım birçok telefon görüşmesi var.” dedi babası. “Elbette!” dedim “Siz merak etmeyin efendim”.

Arabaya bindik. Biraz yardımı olur diye yumuşak bir müzik açtım. Suskundu. Sessiz sessiz ağlıyordu. Gözyaşlarını görebiliyordum. Yaklaşık on beş dakika boyunca hiç konuşmadık. Öylece dışarıyı izliyordu. Ece’ye bakmaktan yola konsantre olamıyordum. Onun için üzülüyordum.
“Biraz durabilir miyiz?” dedi birden. Arabayı hemen kenara çektim. Yavaşça kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Arabanın arkasına doğru yürüdü. Çantasından sigarasını çıkardı ve bir tane yaktı. Yanına gittim. Yoldan geçen arabalara bakarak “Böyle olmak zorunda değildi” dedi. Neler olup bittiğini bilmediğim için anlamsızca bakıyordum. “Bir mahzuru yoksa anlatır mısın neler olduğunu?” diye sordum. “Eve gidince anlatırım. Şimdi konuşmak istemiyorum bu konu hakkında. Ama yanımda olman güç veriyor bana. Sağol.” dedi ve arabaya oturdu. Bende peşinden… Eve varana kadar yine sessizlik…


Ece duştan çıkana kadar çay demledim. Sıcak sıcak içeriz, içimiz ısınır, daha sakin konuşuruz diye düşünmüştüm. Mutfağa gelip çayı gördüğünde gözleri gülümsedi az da olsa: “Çay demlemişsin. Ne güzel”

Çaylarımızı yudumlamaya başladık. Konuya nasıl giriş yapacağımı düşünürken anlatmaya başladı: “Bu galiba genetik bir durum. Büyükannem de şizofren. Onunla alakalı olabilir dedi doktor ama sonuçta bilemiyorlar. Bunalımda olabilirmiş. Sorunları sebebiyle böyle bir girişimde bulunması olasıymış. Ama niye? Sorun olabilecek bir şey yok ortada. Korkuyorum Koralp. İleride annem gibi kafama silah dayayıp kendimi öldürmek istemiyorum”. Şaşkına dönmüştüm. Kendini vurmuştu. Bunu yapabilecek kadar çıkmazda mıydı? “Nerede yapmış bunu?” diye sordum. Dağ yoluna doğru gitmiş arabasıyla. Sonra da vurmuş kendini. Donup kalmıştım. Ama nedense bir sakinlik vardı Ece’nin üzerinde. Şokta olduğu için olabilirdi ama öyle değildi sanki. Kabullenmişti belki de bu durumu. Çok da üzerine gitmek istemedim.

Başka kimse yoktu hastanede. “Güney’lere haber vermedin mi?” diye sormadan edemedim. Sadece beni aradığını söyledi. Bu da ikinci şaşkınlık olmuştu benim için. Çayından bir yudum aldı ve gözlerimin içine bakarak “Sahte olmayan birisine ihtiyacım var Koralp şu an. Hepsi bu. Karşılık beklemediğini bildiğim içten bir insan… Senden başka kim var?” dedi.

Biraz kafamız dağılsın diye salona geçtik ve sakin bir müzik açtık. Pencerenin kenarında karşılıklı duran ve manzaraya karşı sohbet etmek için orada oldukları her hallerinden anlaşılan iki koltuğa oturduk. Dizlerini koltuğun üzerine çekti ve çenesini dizine koyarak belki de kendince kendine sığınmış bir şekil aldı. Dışarıyı izliyorduk. Sıklıkla Ece’ye bakıyordum. Gözleri dalıp gitmişti yine.

Bir süre sonra oturduğu yerden kalktı ve mutfağa gitti. Birkaç patırtı ve çekmece sesinden sonra iki kadeh ve bir şişe şarapla salona döndü. “Biraz uyuşturur belki” diyerek gülümsedi. İkişer kadeh içtik. Babasından bir ses çıkmamıştı. Muhtemelen çok geç gelecekti eve. Uyumak isteyip istemediğini sordum. Onu odasına götürmemi istedi. Kucağıma alıp odasına götürdüm. Yavaşça yatağına bıraktım. Tam uzaklaşıyordum ki “Dur” dedi “sen de yat benimle. Yalnız uyumak istemiyorum”. “Peki” dedim ve yanına uzandım. Yorganı üzerimize çektim. Koluma sarıldı ve kısa süre sonra uykuya daldı. Karanlık odanın tavanına bakınırken ben de uyuyakaldım.

. . .

“Miskin, kalk bakalım! Kahvaltı hazır”. Ece’ye aitti bu ses. O kalkalı birkaç saat olmuştu. Derin derin uyuduğum için beni uyandırmak istememişti. Mutfaktan babasının sesi geliyordu. Telefonla konuşuyordu.

Yavaşça kalktım. Banyoya gittim ve yüzümü yıkadım. Sersem gibi hissediyordum kendimi. Gözlerim şişti. Sallana sallana mutfağa doğru yürüdüm. Yavaşça sandalyeye oturdum. Babası çok yorgun görünüyordu. Aynı zamanda çok da buruk bir ifade vardı yüzünde. Ece öyle değildi ama. Anlam veremediğim bir rahatlığı vardı. Annesinin intiharı yüzünden biraz dengesiz davranmasını normal karşılıyordum. Bu biraz farklıydı sanki. Üzerinden bir yük kalkmış gibi bir hali vardı. Bu konu üzerinde o an için fazla durma ihtiyacı duymadım çünkü kahvaltı gerçekten güzel görünüyordu ve de çok acıkmıştım.

Kahvaltıdan sonra Ece ile evden çıktık. Yürümek iyi geliyordu. Bir yandan da laflıyorduk. Birkaç saatlik yürüyüşün ardından Ece’yi aslında hiç de tanımadığımı farkettim. Aklının içinde dönen hikayeler beni etkiliyordu. Çocukluğundan bu yana öyle derin bir iz bırakmış ki annesi üzerinde, kendini sıyıramıyordu. Korkuyordu. İçini kemiren bir ezilmişlik… Anlayamıyordum onu ve bu beni yoruyordu. Kaç yıl olmuştu birbirimizi tanıyalı? Bu soruya artık “birkaç dakika” cevabını verebilirdim rahatlıkla. Dalgalar o kadar şiddetliydi ki artık Ece’yi aşıp benim yüzüme çarpıyorlardı.

Akşama doğru Ece’yi evine bıraktım. Hava kararmaya başlamıştı ben kendi halimde Çekirge sokaklarında yürürken. Bir sürü otomobil peş peşe dizilmiş akıyorlardı yol boyunca. Rahatsız edici korna sesleri, motor sesleri… Sessizliğe ihtiyacım vardı. Ama önce birşeyler içmek istiyordum. Bir bara gittim. Üç saat kadar bir başıma oturdum, viski içtim. Derin derin nefes alıyordum. Oldukça gereksiz bir durgunluktu bu. İçtiğim içkilerin ücretini ve bir miktar da bahşişi masaya bıraktım ve bardan çıktım. Üç saat öncesine nazaran daha sakin akıyordu trafik. Bir taksi çevirdim.

Evin kokusu bazen etkiliyordu beni. Kendime dair bir şeyler uyanıyordu içimde. Sert bir kahve hazırladım, şehri gören bir pencerenin önüne oturdum. Amalia Rodrigues’in Primavera şarkısını açtım. Gözlerim dalıp gidiyordu. Aklıma türlü türlü sorular geliyordu. Anlamıştım ki bugün şaşırdığım şey Ece’nin annesiyle yaşadığı yabancılaşma değildi. Bizzat kendimin kendime yabancılaştığını farketmiştim. Kendime göre yozlaşmıştım. Öyle hissediyordum. Ya da o yolda ilerlediğime dair bir duygu vardı içimde. Endişeleniyordum.

Saat gece yarısını geçmişti. İrem aradı. Yanına gelip gelemeyeceğimi soruyordu. Alkol aldığımı ve başımın ağrıdığını söyledim. Kendisinin geleceğini söyledi ve telefonu kapadı. İrem için de bir bardak çıkardım. Bir iki bardak viski içmek isteyebileceğini düşündüm. Sonra vazgeçtim. Daha iyi bir fikrim vardı.

Yarım saate kadar geldi İrem. Pekiyi görünmüyordu. Kapıdan içeri girmek için hareket ettiğinde “Dur” dedim “dışarı çıkalım”. Arabama atladık. Bir yandan arabayı kullanırken bir yandan da Mustafa’yı arıyordum. Restoranın açık olup olmadığını sordum. Kapamak üzere olduğunu söyledi. Beni beklemesini söyledim ve kapadım. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu İrem. Inti Illimani cd’si açtım, “sen bunu dinle şimdi.” dedim. Gülümsedi. Yol boyunca dışarıyı izleyerek eşlik ediyordu şarkılara. Aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Nefes aldığım hiçbir anın farkında değildim. Öylesine yaşıyordum ama yaşıyordum.

“Nerde kaldın abi?” diye karşıladı bizi Mustafa. “Yavaş yavaş geldik” dedim ve ekledim “Bu gece restoranda kalıcaz. Anahtarı bize bırak.” Şaşırdı ilk önce. Sonra “peki, al bakalım” diyerek anahtarları bana uzattı “Yatarken kilitlemeyi unutmayın sakın daldırıp. Haydi, iyi geceler size”.

Restorana niye geldiğimizi anlamamıştı İrem. Yüzünden belliydi, olup bitene bir anlam veremiyordu. “Otur” dedim ve korkuluğun yanına bir sandalye koydum “rahatına bak. Ben her şeyi halledeceğim şimdi”. Dolaptan biraz peynir ve domates çıkardım. Çok az da haydar ve birber borani vardı. Bir küçük rakı açtım. Mezeleri ve rakıyı gören İrem gülümsedi “Tam da ihtiyacım olan şeydi bu”. Gülümseyerek karşılık verdim.

“Katlanamıyorum Koralp. Canım sıkılıyor. Daha doğrusu canım yanıyor” dedi dalgın bir bakışla denizi izlerken “Kaç hafta oldu ki üstesinden gelebileyim?” Cebimden sigarayı çıkardım, bir dal yaktım ve İrem’e uzattım. Sonra kendim için de bir tane yaktım. Derin bir nefes çektim, yavaşça dışarı verdim dumanı. “Suya bak. Sakin, dalgasız, huzurlu… Peki, yakından bakınca? Darmadağın…” Sadece bunları diyebildim o an için. İrem’de “Anlıyorum” diye karşılık verdi. Müziğe ihtiyacımız yoktu. Gece yetiyordu bize. Ve deniz kokusu, yosun kokusu… “Bize!”… “Bize!”
Karşılıklı oturmuş rakılarımızı yudumluyor sigaralarımızı içiyorduk. Çok nadir konuşuyorduk ama anlıyorduk birbirimizi. Bu, kolay kolay elde edilebilecek bir şey değildi.

“Devam et” dedim “üstesinden gelemeyeceğin bir şey değil ama…” Bana baktı. Gülümsedi. Gözleri sulandı yavaş yavaş. Bir damla yaş çatladı gözünde ve bırakıverdi kendini İrem’in yanaklarına doğru. Süzüldü. Çenesinden atladı boşluğa doğru. “Çok zaman… Çok emek… Çok fazla anı, düşünce… Yorucu yani. Fena halde yorucu… Yaşamak kolay belki ama bir boşluk yakaladımı kötü yapıyor. İşten çıktığım anda kendini gösteriyor. Bazen film izlerken ‘acaba O ne düşünürdü bu film için’ demeden edemiyorum. Sabah kahvaltısında bir bardak çay da O’nun için koymak istiyorum. Aslında çoğu zaman bunu istemiyorum. Bu istemek değil, başka bir şey.”

Ayağa kalktım. “Biraz yürümek ister misin?” diye sordum. Yüz metre kadar yürüdük. İrem’e baktım. O da bana bakıyordu. “Güzel olacak” dedim “çok mutlu olacaksın, biliyorum.” Gülümsedi; “Sigara?”

22 Mart 2009 Pazar

Biz

Ne olduk biz birbirimiz için? Zaman geçti ve biz büyüdük. Şehirler yaşlandı. İnsanlar değişti. Biz değiştik. Titrek olduk, kaçamak olduk.

Yollar geçti. Kelimeler türetildi, tüketildi sonra. Pencere vardı. O hep vardı, buradaydı. Işığı vardı, karanlığı saklıydı. İçinde biraz da seni barındırırdı hayali. Dokunurdun, iz bırakırdın.

Evler yıkıldı, yenileri yapılmadı. Moloz oldu hayat, yoz oldu. Sular kurudu, güneş soldu, kış oldu.

Biz biraz daha büyüdük. Bakışlarımız dondu. Dokunuşlarımız söndü. Özledik.

Misafir geldi ve çok sevdirdi kendini. Bilmedik, durmadık. Sonra o misafirle küçüldük. Emekledik, yürüdük, bisiklete bindik, yüzme öğrendik.

Unuttuk. Hayır dediklerimize evet dedik. Asla olmazları oldurduk. Bizim için yapmadık bunları. Başkaları için uğraştık.

Biz bittik. Çiçeğimiz öldü. Bahar bitti. Güneş gülümsedi, kandırdı, hasta etti.

Bir kış geldi, hiç gitmedi.

5 Şubat 2009 Perşembe

Not

öylece alımlı durursun
haberin yoktur yazdıklarımdan
sakin, suskun beklersin...

beklerim...

2 Şubat 2009 Pazartesi

Vanilya Kokusu

"Hope there's someone
Who'll take care of me
When I die, will I go"

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem vanilya kokusu geliyor burnuma. İşin gerçeği şarkı iç parçalayıcı... Ölümle yaşam arasında kalmak üzerine ve öldükten sonra gömülüp bi başına bırakılma korkusu... Vanilya kokusu ne alaka?

Vanilya kokusu dediğinde pasta gelir akla; un kurabiyesi mesela. Un kurabiyesi vanilya olmadan anlamsızdır. Dondurmada var evet. Ayrıca vanilyalı kahve... Öyle bir kokudur ki kendine aşık eder insanı. "Hope there's someone" şarkısı ile arasındaki bağlantıyı ben kuramadım. Kendime birçok soru sormam gerekli sanırsam. Hangi soruları sormam gerektiğini bilmiyorum ama. Bulmak da çok zor olacakmış gibi geliyor.

Vanilya kokusunun beni sardığı zamanlarla bu şarkıyı dinleme zamanlarım henüz matematiksel olarak ortaya koymadığım bir şekilde kesişiyor mu? Nasıl bir soru oldu bu şimdi anlamadım... Anladım ama kafam da karıştı.

Sen anlat bana... Böyle bir şarkıyı dinlerken niye vanilya kokusu duyar insan?

Bira, Patates Kızartması, L.e.s.s. Ve Sen

Gülümsedim; gülümsedin. Düştün içime öylece... Ben de beklemiyordum böyle bir şeyi, şaşırman doğal. Hali hazırda bu olayların cereyan ettiği vücudun sahibi olan ben bir tuhafken senin yüzünde oluşan soru işareti çok normal.

Peki, bu iyi mi? Elbette! Niye kötü olsun? Şimdi ben senin için birkaç şiir yazsam kötü denemez buna. Umuda dair birkaç mısranın kimseye zararı olmaz bence. Aksine insancıl bir davranış olur. Tarih içerisinde sen de yerini alırsın mısralarımda.

Aşağıdaki şarkı da senin içindi. Beraber dinlemek isterdim seninle... "Beni aldığında aldığında aldığında beni!" diye söyledim ben hep bu şarkıyı sana bugün.

Eminim daha önce de seni düşünerek yazılmış mısralar var olmuştur. Aksini düşünemiyorum şu haliyle. Ama içimi kemiren birşey var ki... Tanımıyorum seni.

İçimdeki sen sadece bir görüntüsün; çokça tavır, yürüyüş ve saç kıvrımı... Ve evet, bir tebessüm öylece.

Güzel şeyler olacak galiba. Çok tatlı, dondurma gibi...


Ne olursa olsun, sen bir gün doğumusun içimde şu an. (Ki) önemli olanda bu benim için.


30 Ocak 2009 Cuma

Ah Biz Erkekler

Gelişmişlik makinelerle olmaz. Karşında duran insanı bir birey olarak görebiliyor musun? Olay budur.

1- Erkek, evleneceği kadının bakire olmasını ister. Çünkü kullanılmış mal almak hoşuna gitmez.

Bu açıklamayı yapan kişiye sordum: "Senin annen mal mı?" Bana verdiği cevap gayet kendisine yakışan cinsten: "Doğru konuş lan! Öldürürüm seni!"Tabi ben de tutamadım kendimi ve kısa bir karşılık verdim: "Ben bir şey demedim ki; her şeyi sen söyledin zaten."

2- "Abi, sürekli aynı hatunla olur mu be? Hep aynı vücut... Sıkıcı be abi!"

Üniversitede bir ders çalışma ortamında, verilmiş çay molasında beyni fındık kabuğu kadar olan bir insandan çıkmış bir cümle. Sorduğum soru karşısında içine düştüğü çaresizliği görmeniz lazımdı.

+ Abi, sürekli aynı hatunla olur mu be? Hep aynı vücut... Sıkıcı be abi! Sallicam hatunu.
- Peki, sen ona sordun mu "hep aynı adamla yatmaktan sıkılıyor musun" diye? Belki o da senden sıkılmıştır, olamaz mı?
+ (alabildiğine şaşkın bir ifadeyle) Nasıl ya? Niye sıkılcakmış abi? Biz erkek değil miyiz?
- Tamam tamam. Kasılma o kadar. İç çayını haydi.

3- Kadın ve erkek eşit olmamalıdır ve son sözü her zaman erkekler söylemelidir.

Sebep? Bu eşitlik konusu açıldığında erkekler kas gücünden başlayarak bilimum bütün bedensel gelişmişliklerini ön plana çıkararak erkeklerin kadınlardan üstünlüğünü ispatlamaya çalışırlar. Çok üzücü bir bakış açısı: "Tarih içerisinde adını duyurmuş kadın bilim adamı niye yok? Çünkü kadınların kafası çalışmıyor." Bu yaklaşımı gösteren arkadaşlarıma ilk olarak iki isim söylerim: Marie Curie ve Lise Meitner... Bu isimleri söyledikten sonra da eklerim: "Sürekli eve kapatılan, siyasi-ekonomik kararlar alınırken hiç söz hakkı verilmeyen, dönemin akademilerine bile alınmayan kadınların nasıl bilim insanı olmasını bekliyorsunuz? Ne yazık ki erkeklerin bilim adamlığıyla övündüğünüz dönemlerde kadınlar ikinci sınıflıklarının ezikliğiyle biçare yaşamak çabasındalardı."

Kas gücüne güvenen kişilere de "kadınların evrimi erkeklerden ileridedir. sinir sistemleri bizden daha gelişkindir. bu sebepledir ki erkeklerin doğum yapması mümkün değildir. halter kaldırabiliriz ama limon kadar yerden karpuz çıkaramıyoruz. niye? vücut kaldırmıyor ve bayılıyoruz. buna ne diceksin?" cevabını çekinmeden veriyorum.

Kültürel olarak çok ciddi bir problemdir kadın ve erkek ilişkilerimiz. Biz erkekler önce kadını bir köşeye kıstırıyoruz, sonra da başarısızlıkla suçluyoruz. Dövüyoruz, aşağılıyoruz. Sonra da "eşim" diyerek kolumuzda gezdiriyoruz utanmadan. Başkası ona bir laf ettiğinde adamın ağzını yüzünü dağıtıyoruz, ama biz bile ona saygı duymuyoruz. İlkokul hayat bilgisi dergilerinde kendisine biçilmiş "ev işçisi" rolünden öte onun bir birey olduğunu anlayamıyoruz. İşimize gelmiyor. Maaşımız eşimizden düşün mü? Bak izle o zaman sen eğlenceyi... Bunda ezilecek bir şey mi var? Evet var. Çünkü o adam öyle büyütülmüş ki "kadından üstünsün sen!erkeksin!" gazı ile şişirilmiş sürekli. Gereksiz saplantılardan elini ayağını kurtaramamış.

Oysa bir erkek karısına "ben sensiz olamıyorum" diyebilmeli (yatağa atma amacı dışında içtenlikle söylenmiş olmalı). Yanında ağlayabilmeli, derdini paylaşabilmeli. Hayatı alabildiğine açık ve çıplak, hiçbir şey gizlemeden sevdiği kadınla yaşayabilmeli. Kim kimden üstündür ki? Kadın olmadan erkek ne yapar ki bi başına? Kariyer dediğin nedir ki? İş-güç, para, ev araba... Sevdiğin kadınla paylaşmadıkça ne anlamları var?

Dünya beş milyar yaşında, bizler ortalama 60-70 yıl yaşıyoruz. Haydi, birlikte yaşayalım; ne bekliyoruz ki?

Bu erkek egemen düzen kabak tadı verdi artık.

işiniz çok zor. Biz erkekler her geçen gün daha da sıkıştırıyoruz sizi. Niyeyse "düzülen meta" olmaktan öteye getiremedik sizi aklımızda. Yazık...

Saygılarımla...

29 Ocak 2009 Perşembe

Lazım

Bilebilmek lazım, görebilmek gerek... Bakışlarımızda kimler var; saçlarımızda dolanan parmaklar hangi bedene ait. Bu soruları sormak gerek, müzük çalmadan ve gözlerimiz dalıp gitmeden.

Çoğu kişiye anlamsız... En büyük dert güçlü durmak hep. Oysa insan hisseder, duyumsar. Bazen gülümser, bazen canı yanar. Adımlar atarak uzaklaşır bugününden, yarınına uzanarak umut eder yemyeşil kırları, o kırlara saçılmış beyaz, sarı papatyaları.

Yaşamak güzel şey. Sevebildiğimiz kadar ancak... Ne kadar sevgi o kadar yaşamak... Öbür türlüsü sadece var olmaktır. Taş da var olur, karınca da... Ama karınca yürür. Hep yürür. Taş ise kaldıramaz kendini. Öyle çökmüşürki kendi içide, çağlayan ırmakları göremez; eğilip suyundan bir yudum içemez.

İnsan yürür. En az karınca kadar yürür. Göçmen kuşlar kadar uçar insan... Gözleri dolaşır başka insanlarda. Yorulur sonra. O elleri arar; saçlarında dolanan parmaklara ev sahipliği yapan yumuşak elleri.

Özler sonra... Yitirdiklerini... Elde ettiklerini... Kazanacaklarını...

Bilmek lazım, görebilmek...

Sevmek lazım; sınırsız, kuralsız, sadece var diye...

28 Ocak 2009 Çarşamba

Tedirgin

Saçmalama

can sıkıntısının en derin darbesi
er ryanın
gay olduğunun anlaşılması
ve titaniğin
kemirgen fareler yüzünden battığı iddiası
çok çelişkiliyiz.
dinozorların insanların atası olması
veya
dinozorların meteorla değil
obur insanlar tarafından avlanarak
yok oldukları gerçeği
sesin olmayışı , beynin bizi yanıltması,kullanması
21. boyuta varış ile
3. boyutun tarihten silinmesi
jurassic parkın icralık olması
artificial intelligence çocuğun
aslında kötülük dolu bir silah olma durumu
zamanın ruh bilimi ile ortak çalışması
göreceyi yok edip
ahlaki sabitlikleri, dogmatik bir yapı içine oturtması
kaçınılmaz bir kaosa sürüklenmemiz ve çaresizliğimiz
düşüncenin maddede soğurulması
aklın yorumu ve abzürd hayata geçişin temelleri
ateizmin metafizikle birleşmesi ve felsefenin
çelişkilere boğulması (septik çağının dirilişi)
dürüstlüğe olan güvenin yalana geçmesi
tüm düşünce yapısının ölüme terk edilmesi
ağlamanın yaşamın tek nedeni olduğu gerçeği
ve insanın öbür dünyalarla kendini avutması (çırpınışları)
terk edilmişliğin şiir üzerindeki
korkunç hükmü ve şairin her harfte
kendinden yıllarca uzaklaşması , kendini yalanlaması
kutsallığın çürümesi , kaldırılıp atılması
sanal dünyanın gerçeklikle yer değiştirmesi
aile kurumunun çökmesi
ve bireyciliğin
toplumcu düzenin temelini oluşturması

Hayat Nedir?

Hayat,

1-
doğumdan sonra gelen ve istek dışı çalışan bir güç metabolizması

2-
masumiyeti her geçen gün sömüren ve ömrüne ömür katan bir olgu

3-
kış günü , soğuktan titreyerek başka bir hayalin peşinden koşma durumu

4-
kendi varlığını reddedip başka vücutlara boyun eğme hali

5-
mısra yazarak ve ya kısa öyküler yaratarak kendi gerçeklerinden kaçan kişilerin gereksiz bulduğu, zaman boyutunun içinde eriyen her şey

6-
uzakları arama isteği ile bunu başaramamanın yıkıntısı

7-
ölmek üzere olan bir hayvanın hayalinde bile canlandıramayacağı bir sis perdesi,sırlar kapısı

8-
musikinin ritmini yakalayıp içinde usulca kaybolmak, bir notanın şeklini almak

9-
rüyaları gerçek sanıp gecenin bir vakti karabasan iddiasıyla başkalarını aldanışlarından etmek

10-
yalan söyleyerek geçen zamanların doğru yaşananlara nazaran daha geçerli sayıldığı bir ölçü birimi

11-
bireylerini toplama kamplarına kapatıp ateşe veren bir türün yakasından düşmemek için elinden geleni yaptığı gereksiz çabanın amacı

12-
korkular sonucu doğan metafiziğin yarattığına inanılan dünyada geçen insan yaşamı süresi
(kimileri bunun bir süre değil bir hareket bütünü olduğunu iddia ediyor)

13-
beyaz kar tanelerinin bir şairin kollarına gözü kapalı kendini bırakması

14-

“13. nota söyleniş”

ey kar tanesi!
ey beyaz!
nasıl oldu da göklerden
huzurun anavatanından
kaçıp bana , karanlığa attın
kendini...
aşkın içinde barındırdığı şehvet kurbanı
zavallı beyaz!
sonsuz sevi
acı mısra...
sen erdem sahibi bir
yüreğin
çaresiz çırpınışısın
öylesine bir duygunun
abartılmış başrol
oyuncusu!
eğer ben şairsem
ve sen de
gereğinden fazla beyaz isen
sarıl bana
ve
daha önce bana veremedikleri
o sonsuz huzurun
kırıntılarını
fısılda kulağıma...
eğer ben şairsem
bu kırıntılar kadar
saf ve
suçsuz olabilirim...
ve sen beni anlarsan
ki anladığın için buradasın
daha ne isteyebilirim ki...

15-
bir deja vu ayağına yatmış bilinçli bir hareket

16...

17...

18...

.

.

.


gerisi , şairin zihninde protein yapılar olarak saklı... kapısının kilidi ise sonsuzlukta asılıdır...


13 Temmuz 2003

27 Ocak 2009 Salı

Hayatta Geç Kalmamak Lazım Abi

Dün bi arkadaş dedi ki “hayatta geç kalmamak lazım abi.”. Böyle dengesiz dengesiz bakıp suratına “Nereye geç kalıyoruz?” dedim “Hayat suare sinema mı ki başlama saatinden önce yerimizi alıcaz. Hayret bişii ya!”. Hepi topu yaşıyoruz budur olay. Yok hani ölesiye iz bırakma istekleri, kariyer çılgını ya da yönetme hırsı ile dolu insancıklar var. Komik geliyor bana. Kendi arzularının, tutkularının peşinden koşamıyor insanlar.

Kasmayın ya bu kadar, cidden. O kendileri için uğraştığınız insanlar, siz ölünce gelecekler cenazenize, sizi gömecekler, oradan da bir bara gidecekler. “Abi bize 3 arjantin bira. 70lik olsun. Hobaa derbiye de 15 dakika kalmış lan!” diyecekler.

Uçan kaçan ne var o da komik. Kamyon çarpınca yani kaçan pek bir şey olmuyor sanki. Bir miktar doku vücuttan çıkış yapıyor o ayrı. Tutamıyorsun da kaçıyorlar hemen. Tutabilsen zaten sabahı görüyorsun. Nefes aldığın her an sana dair bir dakikanın parçaları. O dakikaları kendine yaşamazsan asıl o zaman uçan kaçan nedir görürsün. Meraklı olmak lazım...

Son derece lümpen, ellerde poşetler boyner, kulakta 50 cent, kafada ilik gibi kızlar, cepte para yok ama kartlar gani gani… Elbette içmek, dostlarla muhabbet etmek, sevgiliyle sevişmek muazzam keyifli… Ama eminim onu bile yani sırf “yapılması söylendiği” için yapıyor insanlar. Yanılıyor olabilirim ama ben bunu gördüm; üzüldüm sonra bak.

Zaten ben bu hayata dokunma durumundan biraz tökezledim. Ya sevişmekten sınava çalışmadım, ya başka bi şehre gittiğim için finale girmedim, ya da alkollü girilen sınavlardan 8-10 aldım. Ama bak pişman değilim. Nasıl oluyor? Önce alış veriş sonra fiş! Al takke ver külah, otur masaya oku, çöz, uğraş. Bi bardak kahve iç, yetmedi artı altı, bir baktın saat olmuş sabah yedi. Bi koşu tutturdun yakaladın minibüsü. Koşa koşa amfiye… Buldun kendine bir yer; verdiler önüne sınav kağıtını. Yaz, çöz, karala; ordan doğru eve yatağa. Akşama doğru sevgili gelir hastaneden kaynaşmaya. Bir bakmışsın ki 6 yıl geçmiş sen kocaman olmuşsun.

Hayatına kimler girmiş kimler çıkmış hesabı yok. Eş, dost, arkadaş… Rakamlar allak bullak.

İnsanlar değişmiş. Hayatın kaçtığını düşünüyorlar. Para yaşama gerek.

Biz en iyisi gel, bi joint saralım. Arkaya da açalım “smoke two joints”. Yer kelebekler vadisi… Yok ulaşım derdi oh ne güzel. Yan gelip yatmışız, hayatın tadına varıyoruz sabaha kadar. İçimiz dışımız su yosunu. Dudakta ısırık, ciğerde duman, damarda alkol…

Daha ne olsun be kardeşim!


22 Aralık 2008
Öğle

Krema

Kremalı bir abzürtlük istiyorum. Tüm hatları krema ile belirginleştirsek. Meyveli olur vanilyalı olur karışık da olabilir. Hepsi de olabilir. Olsun hatta. Daha renkli… Kafam karışsa şöyle… Ama çok da karışmasın yani gerek yok o kadar karışmasına. Hoplasak zıplasak, alt komşu rahatsız olsa… Dert tasa da istemiyorum. Uğraşmasam. Uğraştırmasa… Soğuk biralarımızı yudumlasak yavaş yavaş… Sonra birbirimizi yesek küçk ısırıklarla.

Gitse sonra o. Aramasa sormasa bi daha. Evde tek kalsam. Bi duş alsam. Şarkılar söyleyerek ıslık çalarak çıksam banyodan. Böyle neşeli ve hareketli bir müzik açsam… Küçük hareketlerle dans ederek kurulasam vücudumu… Dışarısı da şimdiki gibi kapalı ve gri olmasa; güneş açmış olsa, sıcak olsa…

Çıksam evden amaçsızca… Kulağımda mp3 çalarım, yürüsem evden giden yolda. Çok severim o yolu ben. Rahatlatır insanı.

Aklımda elli tane şey olmasa, sadece bir tane olsa… Bak hem başka yerler de var görcek. İş güç ne kardeşim, yoruluyor insan. Para da vermiyorlar aslında. Alanlar da verdiklerini sanıyor kendilerince. Neyse… Tabi alkol insanı biraz yumuşatıyor. Götür bakalım.

Kulaklık arada cızırdamamalı ama tabi bu ayrıntıyı atlamayalım. Yürüye yürüye varsam biryerlere. Radikal kararlar almaya müsait bir yer olsun ama. Mesela uçak bileti satan bir yer. Bunun yanında dergi falan da satıyor olması lazım ki denk geleyim. Hoş şimdi uçak bileti alacak param da yok yanımda. Dünyanın bir ucuna nasıl gideyim. Bir gemiye kaçak binsem? Bulurlarsa o kadar adam napar düşünmek pek hoşuma gitmedi. Yok yok bu olmadı. Başka bir şey bulmak lazım… Ama yani nasıl olcak? Uçağa binemiyoruz. Gemi de çalışmaya kalksam olabilir. Böylece ben kaçak birisini bulabilirim belki… Bu da güzel olmadı ya… Estetik değil yani.

“Dıdıdıt” kartımızı da okuttuk otobüse. “Bir kez daha binebilirsin belki. Şansını dene yani” kadar kalmış içinde kartın. İçerisi çok da kalabalık… Aklıma bir de “küçük karabalık” geldi şimdi. O da gitmek istiyordu oraya buraya di mi? Ama kızıyorlardı ona. Acaba ilkokul sıralarında okuduğum bu kitabın içimde kalmış sayfaları mı var da böyle hep bir gidesim var. Krema da istiyor canım. Profiterol güzel olurdu. Yanında da dondurma. Dolduruşa gelmiş umutlar bi de.

Evet, durağı da kaçırdım, çok güzel. Gerçi hangi durak kaçıyor ki? Sanki ben bir durağı amaçlamışım. Hali hazırda bir yere gittiğim de yok. İşlenmiş bir bakır almak istiyor hale gelebiliyorum sanki o dükkanın önünde. Hangi dükkan demeyin, hani var ya altıbarnağın girişinde heykelden gelirken, sol taraftaki kaldırımda yürürken solda arada. Küçük bir yer… Ama her seferinde olduğu gibi yine bir şey almıyorum. Demek ki ben sadece istiyorum. İstemeyi seviyorum. Almak için uğraşmıyorum. O gelsin benim yanıma. Alsın beni. Alsın yani. Alsın alsın alsın… Veeeee…

Yorgunluk bu galiba… Kaç yıldır uğraşmışsın, didinmişsin ya… Yok yok olmuyor böyle ama yani yalnız da uyumak da hoş değil. Ne gerek var ama şimdi? Krema, alkol ve umarsız sevişmek varken. Evet evet gereksiz.

Bi dakika, telefon çalıyor…

Numara yanlış değil ama zamanlama yanlış… Bu durum da gıcık eder şimdi. Olmaz mı olmalı mı ki ya da bu ne çelişki?

Zaten ben de gidicem şimdi. Du bakalım bişeyler olucak ama… Yanıcaz fantazya odun ateşinde.



20 Aralık 2008
Öğleden sonra

Yaşarken Unutuyoruz

Yaşıyoruz ama unutuyoruz bir yandan. Bir saat öncesinde gözlerimizde parıldayan ışıltılar kayboluyor ve bizler öyle bir rüyaya sürükleniyoruz ki gerçek olan neyimiz varsa yitiriyoruz. Sonraki saatlerde, hani olur da yine bir parıltı belirirse bakışlarımızda, şaşırıyoruz kaçırdıklarımıza; elimizden kayıp gidenler için ağlıyoruz; yetmiyor, olmuyor.

Sokaklarda yürürken çeşit çeşit insanla karşılaşıyoruz. Saçları rüzgarda savrulan kadınlar, yavaş adımlarla yürüyen ihtiyarlar, bir topun peşinden yola atlayıp atlamamak arasında gidip gelen çocuklar… Hepsi çok hoşumuza gidiyor. Hava güzel, kuşlar neşeli… Ama bir eksik var! Düşünmüyoruz! Bu kalabalık insancıllığımızı düşünmüyoruz. Emek harcamıyoruz savrulan saçların güzel kokular saçması yüzyıl değil bin yıllarca sürsün diye.


Hırslarımız var tutkularımız yerine. Elinden tutmak yerine sevgilinin, iş diyoruz, kariyer diyoruz. Basitlikleri bir kenara itip on saniyelik bir sanal mutluluğa gerçekliğimizi satıyoruz. Öldürüyoruz; bu sebeple öldürenlere de ses çıkarmıyoruz. Çünkü biz bu öldürme işine ilk önce kendimizden başlıyoruz. Bakışlarımızı siliyoruz. Dokunuşlarımızı donuklaştırıyoruz. Sevişmelerimizi tutkusuzlaştırıyor, öpüşmelerimizi anlamsızlaştırıyoruz. Çürüyoruz, çürütüyoruz.


Hemen yanı başımızda olanı görmüyoruz. Uzaklara bakarak iç çekiyoruz. Düşünülmüyoruz; düşünülüyorsak da bu sahiplenme dürtüsü ve zorunluluk hissi ile oluyor. Gülümsemiyoruz. Eksik kalıyoruz. Tamamlanabilecek iken umursamıyoruz. Dokunmuyoruz, itiyoruz. Sevilmekten hoşlanıyoruz ama sevmiyoruz. Sevdiğimizi söylerken de ya tüketmek istiyoruz ya da yalan söylüyoruz.


Çayırlara uzanmak eskidendi çoğuna göre. Yağmur yaparken eve kapanmak meziyet… Oysa ne güzeldir yağmurun altında yürümek ve şarkı söylemek bağıra bağıra; yanından geçen gürültülü otobüslere, otomobillere inat haykırırsın umutlarını yağmur gibi saf ve insancıl… Bir saksıda çiçek yetiştiririz. Ama dekor olsun diye yaparız çoğu zaman. Kaç kişi bir çocuk yetiştirircesine büyütür sardunyalarını? Tükendik; tükenirken çok tükettik.


Kahvemi içiyorum; şiirler okuyorum. Ve şimdi elimden geldiğince anlatmaya çalışıyorum içimdekileri.


Bırakın oturmayı dört duvar arasında, bir televizyon ekranı, bir bilgisayar monitörü önünde harcamayı saatlerinizi.


Kapıyı açın ve çıkın evden.


Yaşamak sizi bekliyor dışarıda.


5 Ocak 2009

Akşam

Bursa (Çekirge)