17 Ağustos 2016 Çarşamba

Son

Sokak lambalarının kendi halinde aydınlattığı bana göre karanlık bir sokakta yürüyordum. Yaşadığım eve doğru uzanan bu yol hayatımın kendime ait olan yegane parçasıydı. Eve geldiğim zaman içine girdiğim kalabalık beni kendime yabancılaştırıyordu. Gün içinde yaşadıklarım ise neredeyse tamamen bir maskeli balodan ibaretti. Hayalini kurduğum hiçbir şey gerçek olmamıştı. Güney Amerika'yı gezememiştim. Yazmak istediğim şiir kitabıma hiçbir zaman başlayamadım. Yıllarca içimi kemiren amatör müzik projeleri gerçek olmak bir yana sohbet konusu bile olamamışlardı.

Umutsuzca sokağın karanlık sonuna doğru yürüken sokak lambalarından birinin altında durdum. Kaldırımın kenarına oturdum, bir sigara yaktım. Hafif bir rüzgar esiyordu, serindi. Giydiğim hırkanın önünü hafifçe kapadım. Derin bir nefes çektim. İçimde söyleyemediğim ne varsa dumana kattım ve akciğerlerimden dışarı attım. Kafamı çevirdim, sokağın sol tarafına doğru baktım. Sonra sağ tarafına... Bir nefes daha çektim.

Hemen karşıdaki tepelerde görülen, oturduğum kaldırımın manzarasına dahil ışıklara baktım. Karanlığın içinde gezinen araba farkları... Birasını, şarabını bitiren geri dönüyor diye düşündüm. Sigaramdan son bir nefes daha çektim; izmariti elimin baş ve orta parmağı arasına alıp atabildiğim kadar uzağa fırlattım. Ayağa kalktım. Eve doğru yürümeye başladım.

Apartman kapısına geldim. Cebimden anahtarımı çıkardım, kapıyı açtım. Ev üçüncü kattaydı. Asansörü kullanmadan merdiven basamaklarını tırmanmaya başladım. Her adımda biraz daha yoruluyordum. Yorulan sadece ayaklarım değildi. Ruhum da eriyordu. Evin önüne geldim. Anahtarımla kilidi açmaya hazırlanırken birden bire kapı açıldı.

Kapıyı açan alt komşumuzun eşi Jale Hanım'dı. "Hoşgeldiniz Kenan Bey." dedi, "Buyrun". Buyuracaktım tabiki. Kira olsa da benim evimdi. İçeride bir insan kalabalığı vardı. İçinde bulunduğum yorgunluğun üzerine en son isteyeceğim böylesi bir insan topluluğuydu. Kapı ağzında durakladım bir süre. Usulca bir adım attım geriye doğru. Ses çıkartmayacak şekilde kapıyı kapattım. Yavaş yavaş merdivenlerden indim. Apartmandan çıktım ve geldiğim sokakta ters istikamette yürümeye başladım.

Sokağın sonunda yolun karşısında bir park ve parkın yol ile kesişen köşesin bir büfe vardı. Büfeyi bir baba ve oğlu işletiyordu. Çoğu akşam büfenin önünden geçerken bir yorgunluk birası alır ve parkta, yol kenarındaki banklardan birine oturur yoldan geçen arabaları seyrederek içerdim. 

Büfeye girdim. Baba içerideydi. "İyi akşamlar abi, nasılsın?" dedim. "Hayırdır? Nasıl olalım? Son 20 dakikada değişen pek bir şey olmadı" diyerek karşılık verdi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardır. Bir şişe bira aldım. "Görüşürüz." dedim ve dükkandan ayrıldım. Büfenin yanındaki yol yokuş aşağı uzanan bir yoldu. Kolayı seçerek aşağı doğru yürümeye başladım. Bir yandan da biramı yudumluyordum. Attığım her adımda hafifliyordum. Bir yandan da evdeki durumu düşünerek insanlar ile karşılaştığımda yaşamak zorunda kalacağım diyalogların nasıl gelişebileceğini tahmin etmeye çalışıyordum. Bir süre sonra sıkıldım, düşünmeyi bıraktım.

Biramdan son yudumu aldım ve şişeyi kaldırımın kenarına bıraktım. Yürümeye devam ederken arkamdan gelen bir arabanın farları sokağı aydınlattı. Döndüm ve araca baktım. Bir taksiydi. Elimi uzattım ve taksiyi durdurdum. Şoförün yanına oturdum, "İyi akşamlar kaptan. Çekirge'ye gidelim. Anatolia Otel". Taksinin içinde ağır bir arabesk ve sigara kokusu vardı. Kaptana sormadan cebimden sigara paketini çıkardım, bir dal sigara çıkardım, bir dal sigara da taksi şoförüne uzattım. "Eyvallah abi." dedi sigarayı gören şoför. Sigarayı yaktım, bir nefes çektim. Camı açtım. İçeri giren rüzgar ruhumu temizlercesine yüzüme vuruyordu. Nasıl olduğunu anlamadan sigaramı içmiş bir şekilde ve otelin önünde dikilir vaziyette buldum kendimi.

Resepsiyona gittim, boş bir oda olup olmadığını sordum. Özellikle üst katlardan bir oda istedim. Odanın anahtarını aldım ve asansörle yukarı çıktım. Odanın kapısını açtım ve içeri girdim. 512 numaralı oda... Odadaki beyaz ışığı kapadım; spot lambaları açtım. Sarı, loş bir ışık... Mini bardan bir viski aldım. Bardağa doldurdum ve pencerenin kenarına geçtim. Ayakta dikilir vaziyette şehri izlerken viskimi yudumladım. Zihnimden cümleler akmaya başladı.

"her sabah suya yansır yüzün bir damlada dalga dalga bakışların
öyle derin uyursun ki aldanırsın; sanki bu gözler, eller senin"

"Saçmalama Kenan" dedim kendi kendime. Ayakkabılarımı çıkardım, sadece ayakkabılarımı... Üzerimdeki elbiseler ile yatağa uzandım. İçimde başka bir sabaha uyanmanın umuduyla kapadım gözlerimi.

Gözlerimi açtım. Gün doğmamıştı. Yoğun bir toprak kokusu geliyordu burnuma. Yatağın yanında duran saksıyı devirdiğimi düşündüm. Saksının yerinde olup olmadığını anlamak için kolumu kaldırmaya çalıştım; kolum kalkmıyordu. Kulağımın içinde bir uğultu vardı. Bazı sesler duyuyordum ama kelimeleri seçemiyordum. Gözlerimi açtım. Karanlık... Toprak kokusu derinleşiyordu. Sesler azaldı. Ağzımda dün geceden kalan viski tadı vardı. "Çok da içmedim ama çarptı galiba." diye düşündüm. "Uyumaya devam edeyim bari" dedim, ve halihazırda kapalı olan gözlerimi ikinci bir kez daha kapadım.

Toprak kokusu kaybolmuştu. Gözlerimi de hissetmiyordum. Ellerimden kelimeler dökülüyordu.

"içime sığmayan bu her ne ise
sokakta bir başıma şair
zorlama kelimelere kaldık
hatırla çok uzak değil
mavilere dair ne hayaller kurardık"


Koralp
17.08.2016
İzmir