Mavi Koridor (İlk Metin - Ekim 2002)

“Hayaller üstüne mi yaşarız biz? Sonu olmayan hayaller üstüne... Umutlarla avuturuz kendimizi. Rüyalar gerçek olur, hayatsa yalan. Peki ya biz? Uyanınca bu rüyadan, unutur muyuz kendimizi, sevdiklerimizi? Seslenişler nerede kalır? Dokunuşlar zaten öylesine...

Uzun ve masmavi bir koridor... Ben de bir tarafında yalnızım. Sizin anlayacağınız, siyah bir tuvalde siyah bir nokta gibiyim...”


Gece yarısına doğruydu galiba. Saat... Ne önemi var ki. Önemli olan, onların yaşanmış olması. Dün yada bugün yaşanmış, bilemedin on yıl sonra yaşanacak. Ne önemi var...

Etraf sessizdi. Ne bir insan ne de bir hayvan... Sokak köpekleri bile uğraşacak bir şeyler bulmuşlardı herhalde, boş boş gezinmek dışında. Bu yalnızlık rahatsız ediyordu beni. Zaten boğucu bir hava vardı, sıcaktı. Şöyle bir bakındım etrafa. “Of!” dedim kendi kendime “Ne iş bu!” . Başım ağrıyor gibiydi.

Hiç oyalanmadan eve döndüm. Canım sıkkındı. Kafamı dağıtmak için birkaç arkadaşı aradım. Uzun uzun muhabbetler... Bir de müzik açtım. Kafamı iyice boşalttım. Rahatlar gibi oldum.

“Gece uzun ve karanlık / Ama bütün korkulardan uzak…”. Nedense hep geliyordu aklıma bu mısralar, anlayamıyordum. Yoksa...

Soğuk bir duş aldım önce. Sonra da çay demledim. Evet, gece uzun olacaktı, ama korkacaktım bu sefer; belki daha önce hiç korkmadığım kadar... Evimin manzaralı tek penceresinin önüne geçtim ve izlemeye başladım masum şehrimi. İzlerken kaptırdım kendimi, dalıp gittim öylece... İçtiğim çayın her yudumu zehir gibi geliyordu. Güya çok şekerli içerdim.

Kanımda var, isyan ettim hemen. “Olamaz!” dedim “Olamaz! Bu hep benim başıma gelemez!” Ha bitti ha bitecek derken başkaları başlamıştı. Sizin açınızdan neyin başladığı merak konusu tabii… Herkesin kendini yalnız hissettiği bir şeyler vardır, vardır elbet. ”Merhaba günlük”lerle geçen, küçük ve yalnız bir hayatım vardı. Üç beş mısraya sığan yaşamıma bir de başkalarının yüzleri girince...

Yalanlanan hayat gerçek olunca çok koyar. Aynen öyle oldu.Çok dertliydim ama dert ortağım yoktu yanımda.Bu yalnızlık öğretti bana , hayatın karbon monoksit gibi zehirden başka bir şey olmadığını.


Hayalet gibiydim, tuhaftım. Anlamsızca bakınıyordum etrafa. Sokaktaki insanlar deli sandılar beni herhalde. O derece berbattım anlayacağınız. “Bir gazete alıp okuyayım” diyemiyordum, çünkü haberler delik deşik ediyordu insanı. Vapura atlayıp doğru Üsküdar ‘a gitmek geçti içimden de yapamadım. Bir parçam hep buralara çekiyordu beni. “En iyisi “ dedim “Boğaz manzaralı bir bank bulup, pis de olsa bu boktan şehrin havasını çekeyim ciğerlerime.”

“Sabaha karşı bir bok olmaz şairden” diye okumuştum bir kitapta. İşte o işe yaramazlık vardı üzerimde. Peki niye? Tembellik değil mi, susuyordum sadece. Ve bu durum düşündürmeye başladı beni. Şüphecilik neresinde çıban gibi çıkmıştı felsefe tarihinin? Ne zaman çıktıysa çıktı meret; ama bana da bulaştı biraz. Gerçekten, ben var mıydım? Varsam ve bu sırf düşündüğüm içinse ben yok olmak istiyordum. Çünkü hiç de iyi şeyler düşünmüyordum...


“Şair olmak mı dedin?
Sakın ha
Vazgeç bu sevdadan.
Yoksa çok acı çekersin.
Şairi takan olmaz
Bunu bilmez misin?”

Neydi o yağan yağmur. Tam da caddenin ortasında yakaladı beni. Zor attım kendimi bir iş hanının giriş katına. Girişin hemen sağında bir çay ocağı vardı. Yağmur dinene kadar çay ve gazeteyle zaman öldürürüm diye düşündüm. Zaman geçiyordu geçmesine de yağmur bitmiyordu bir türlü. Dayanamadım daha fazla. “Yağmur da neymiş? Üç damla su” diyerek attım kendimi sokağa. Mübarek iyi yağıyordu. Dolmuşlara koşana kadar ıpıslak olmuştum.

Eve girer girmez üstümdekileri çıkardım. Çok yorgundum galiba ki attım kendimi yatağıma. Sırt üstü uzanıp tavanı izledim birkaç dakika. Sonra dalıp gitmişim. Uyandığımda gece yarısını biraz geçmişti saat. Hâlâ yağıyordu. Ve şehrim daha bir güzel oluyordu. Yağmur, saflığından bir parça da İstanbul’a bulaştırıyordu her damlasında. “Yazın ortasında bu ne yağmuru?” dedim kendi kendime. Elbet bildiği vardı yağmurun. Şehrim susamıştı galiba...

 Günlüğümü çıkarttım. Günlük okumayı severim. Ama hiçbir zaman bitiremem okuma işini. Bir şekilde uçar gider bu aklım. Yine öyle oldu. Kendime geldiğimde birkaç mısrayı karalanmış halde buldum, oturduğum masanın önünde. Eski resimlere baktım. Her gece yaptığım gibi. Ben deliydim galiba. Bir insan bu kadar işkence edemez kendine. Kendini lime lime etmez. Ama bu benim işte. Neylersin.

Kim söylemiş hayatın güzel olduğunu? Güzel yanları vardı elbet. Ama işkencesi daha ağır basıyordu benim ölçü birimimde. Radyom her zaman efkarlarda… Evim sessiz, sakin ve zavallı. Ya İstanbul? O’nun hali daha kötü… Ne zaman bir şair ağlasa, yağmur yağıyor İstanbul’a. Alt yapısı zaten bozuk şehrin çocukları kaldıramıyordu bu hayatı. Zaten hiç kaldıramamışlardı. Bu, tarihin kara yazısıydı. Çocuklar bu yüzden sevmezdi şiir okumayı. Bilirlerdi, her şair bir yağmur demekti. Ve her yağmur, top oynamadan geçen birkaç gün, parkta şaka yapmadan geçen birkaç saat... Liste uzayıp gider. İşte kendime kızmak için bir sebebim daha vardı. Şu birkaç gündür yağan yağmur, benim eserimdi.

Şimdi siz bu ne biçim yazı yazma diyebilirsiniz. Düzensiz anlatımlar, araya giren sohbetler... Şimdi yaptığım gibi. İnsan kendini anlatmak için yazar. Ve yazarken konuştuğunu hissetmek ister. Siz bunları okurken belki otobüstesiniz, belki odanızdasınız, belki de bir kütüphanede. Peki ben neredeyim hiç düşündünüz mü? Ne yapıyorum bunları yazarken? Hangi kaset çalıyor da çiziyor kalbimi? Yazmanın en kötü yanı da budur işte. Ne kadar iyi yazarsan yaz, hep bir şeyler eksik kalıyor... Yağan yağmur güzeldi. İçimi döküyordum şehrime de, balkondaki çamaşırları unutmuştum. Hatırladığımda çok geçti artık. İkinci bir parti yıkanmışlardı. Olsun. Anılar daha bir etkili olurlar süper market raflarında satılan pahalı deterjanlardan.

Şarap içesim vardı. Ama evde şarap kalmamıştı. Bir koşu gidim iki şişe aldım. İkinci şişe ileriki geceler için. Alkolik değilim, hiç merak etmeyin.

Şairiz ya hesapta, düşünmek lazımdı dünya üzerine. Düşündük ve ne bulduk: Talan, yalan, acı, öfke... Çok eskilerde kalmıştı gülücükler, taş çağının o yalnızlık dolu yeşil günlerinden. Uzaktı mutluluk insanlara. Bunu gördük ya şiir yazmak da gelmiyordu içimden. Şimdi başlayacaktım bir mısraya, gerisi nefret dolu olacaktı. Sonra kızacaktım kendime. “ En iyisi” dedim “hiç başlama”. Çünkü düşününce öyle yerlere geliyor ki insan... Hırs ve talan için yakılan Bağdat Kütüphanesi, tarihin en büyük pisliği, adına puşt denecek bir olay, herkesin bildiği şu lanet Nazi işkencesi... Neydi de böyle oldu dünya?  Şair olmak buydu belki de. Seviyordum. Kağıt üzerinde yenik gözüksem de seviyordum inadına. Ve bu arada unutmuyordum diğer insanları. Evet, şair olmak buydu. Karanlıklardan bulup çıkardığı mum ışığını insanlığa sunan o Orta Çağ adamını, gaz ocaklarında, acımasızca katledilen binlerce insanı, sömürü için kullanılan kadınları, çocukları unutmamak lazımdı, zaten unutulmadı. 

Ne mutlu ederdi beni o an? Bir telefon sesi, peşinden bir “Alo!”. Beni aramıştı. Neden aramış olabilirdi ki? Cevap yok. Karşılık verdim. Konuşma bittiğinde bir gariptim. Klasik, sevgiliyle yapılan konuşma sonrası şoku. Sonraki gün onun evindeki doğum günü partisinde buldum kendimi. Herkes eğleniyordu da bana bir şeyler ters geliyordu. Bir paragraf önce anlatılanlar boşa mıydı? O kadar acı varken dünyada bu yakışık alır mıydı? Eğlenmek hakkımız tabii ama bu kadarı fazlaydı galiba. Yanağından öptüm ve “Gitmem lazım” dedim. “ Bekle” dedi. Üstüne yağmurdan korunmak için bir şeyler aldı, geldi. “Birlikte çıkalım” dedi. Şaşırmıştım. Arkadaşları evde bıraktık (ki çıktığımızdan habersizlerdi) ve yürümeye başladık.

 “Bir şey mi var?” dedi. Dalgındım. Sonra derin bir nefes “Bu yanlış. Yapılanlar. Bana göre değil. Bencillik kokuyor her anı. Ben yokum artık.” Başını öne eğdi “Anlıyorum” dedi. “Anlıyorsan niye böyleyiz”  diyemedim. “İyi ki varsın” deyip oradan uzaklaştım. Pişman mıydım? Hayır. Hep geri çekilmek olmazdı, olmadı da. Artık gitmem gerekirdi uzaklara. Bırakıp her şeyi, yeni yerler görmeye, başka aşklar yaşamaya…

Genciz ya, deli bir ateş vardı içimizde. Her şey yapılabilirdi. Hatta Tanrı bile olunabilirdi. Peşinden şiirler üzerine kurulu bir hayat yaşanmalıydı. Bize de bu yakışırdı. Sayfa sayfa şiirler, her biri kandamlası mısralar... Boğulmak da vardı sayfalar arasında. Genciz ya, vız gelirdi hepsi. Ama her şey hesapta... Pratikte ne vardı?

Bilirim seversiniz eski fotoğraflara bakmayı. Sonra eski 45’likleri dinlemeyi çok seversiniz. Çünkü eski güzeldir. Çünkü eski hep arzu edilen ve bir daha geriye gelmeyecek olandır. Ama ben eski resimlere baktıkça küfrediyordum kendime. Bir şarkı çalıyorsa o günlerden, radyoyu kırıyordum. Şair olmaya engel bazı anılar yaşadım. Ve kuytu köşelerde ağlarken kimse dönüp bakmadı. İşte bu yüzden, tarifi imkansız bir nefret birikti içimde. Kapılar kapandı. Yağmurlar dışarıda bırakıldı. Ne araba sesleri, ne çocuk gülücükleri… Telefonun kablosu kesildi, televizyon çöpe atıldı. Radyo zaten geçenlerde kırılmıştı. Alt komşumun kızı piyano çalıyordu. Onu dinliyordum çoğu zaman. Dalıp gitmek mümkün... Sonra yağmur, bu yaz gününde. Sonra çalan kapı zili... Ve karşımda duruyordu evrenin en güzel portresi. “İçeri gel. Islanmışsın.” Piyanonun sesi daha bir artmıştı. “Yağmur için özür dilerim” dedim “ bu yağmur benim yüzümden yağıyor.” Bana baktı uzunca. “Niye gitmek istiyorsun?” diye sordu birden. Oturduğum yerden kalktım, pencerenin önüne yürüdüm. Yağmuru izledim öylece. Tekrar sordu. Susuyordum. Piyanonun sesi kesildi. Ben de susuyordum. Ona bakamıyordum, çünkü beni ağlarken görmesini istemiyordum. Yanağımdan kayıp giden gözyaşlarımı kaçırmak zor işti. Çaresizliğimi anlamamak için aptal olmak gerekirdi ki hiç de aptal değildi. Ölümü hiç bu kadar istemedim ben. “Yaşamak lazım” derdim oysa “yaşamak, sevmek, sevilmek...” İşte bu kadar tutarsız olabilirdi bir insan. “Keşke” dedim

“keşke öğle uykusuna yatmış bir çocuk olsam”... Kalkıp yanıma geldi. Sarıldı bana. Gözyaşlarımı sildi. “Ağlama” dedi. Sonra tekrar sarıldı. Alnımdan öptü ve çıkıp gitti. Öylece kalakaldım. Zaten başka bir şey yapamazdım. İşte bu yüzden gitmek lazımdı uzaklara.

Sessiz bir yok oluş... İşte bu lazımdı bana.

Harem otogarının tam ortasında, elimde biletimle ve etrafa boş boş bakarak duruyordum. Öyle bir durumdaydım ki kelime bulamıyorum yazmaya. Gidiyordum artık. Ya bitiyordu her şey ya da acı dolu günler yeni başlıyordu. Bu aşk oyununda bir de şair olma gayesi vardı, unutmamıştım... Daha önce okuduğum şiirler okunmaya başladı kulaklarımda. Gözlerimden bir film karesi halinde geçen anılar... Ağlıyordum ve hiçbir faydasını göremiyordum.

O kadar acele etmişim ki hemen o saat içinde kalkacak olan otobüsten almıştım biletimi. Çok olmadı, muavin bavulumu aldı ve yerleştirdi otobüsün bagajına. Otobüsün kalkmasına on dakika vardı. “Son kez” dedim “son kez bakayım şehrime. Ve sevdiğime bir şiir daha okuyayım.” Limanın oradaki kaldırımın kenarında, adeta yere çakılmışçasına kalakaldım. Dalgalarda eriyip gittim sanki. Ayrılık vakti gelmişti. Seviyordum bu şehri. Ama karar verilmişti artık. Bu andan sonra söylenecek tek bir söz kalmıştı geriye: “Hoşça kal!”.

İçim kanıyordu, ölüyordum. Ama geri dönmek olmazdı, çünkü... Otobüsün camından çaresizce izliyordum tükenişimi. Benim gibi güneş de batıyordu hiç bilmediği tepelerin ardına.

“Sevilirken ayrılmak mı kaldı İstanbul’dan?” Evet, böyle yazıyordu şiir kitabında. Ve terk ediliyordu İstanbul. Kim ne derse desin yalnız kalıyordu. İkimizin kaderi de buydu. Kalabalığın içinde yalnızdık. Kimse duymuyordu bizi. Şimdi nereye peki? Yol nereye götürürse. Oysa böyle kaçılmazdı mısralardan, kaçılamazdı. İşte bu yüzden nefret ediyordum şiir yazmaktan. Gel gör ki engel olamıyordum kendime... Bir satır daha yazmak istiyordu bu ellerim. Sıkıyorsa tut kendini. Tut ki gör nasıl ağlıyor bu gözler. Biliyordum sadece etlerim gidiyordu buralardan. Şiirlerim, günlüklerim, bütün benliğim, hepsi burada kalıyordu. Ölümün adı bile ölüm olmazdı artık.

Koralp Arslan - Ekim 2002
Bursa